Kitabevi: Sığınak ve yolculuk

Kitabevi hem deniz feneri hem mağara, hem kalabalık hem yalnızlık, hem sığınak hem yolculuktur…

Kitaplara kucak açan bütün mekânlar akrabadır. Hangi ülkede, hangi dilde olursa olsun has bir kitabevi içeri adım atar atmaz tanıdık gelir insana.

Kitabevlerinin tarihini anlatan çalışmasında* Jorge Carrión çerçeveyi geniş çiziyor: “Her kitabevi dünyanın küçültülmüş bir versiyonudur.” Bu mikro dünyada rafları ayıran koridorlar ülkeler (diller) arasındaki sınırlara benzer. Gelgelelim, kitabevinde sınırları aşmak için pasaporta ihtiyaç yoktur.

Belki de bu yüzden kitabevlerinin sılada ya da uzakta olmakla ilgili bir çağrışımı var. Gurbette ya da sürgündeki bir kitap tutkunu için sılaya dönüş bir kitabevinin kapısından girmekle başlar. Kendi ülkesinde bir tür ruh sürgününde yaşayan Adolfo Bioy Casares’in kitapları ve edebiyatı gerçek sıla olarak tanımlaması mecazdan ibaret değildi.

Dünyanın en demokratik buluşlarından olan halk kütüphanesi vazgeçilmezdir ama tutkumuzun ve kitaba sahip olma arzumuzun karşılık bulduğu yer yalnızca kitabevidir. Kütüphane ile kitabevinin tarihteki yolculuğu da çok farklı: Kütüphanede hep kurumsal destek ve devamlılık söz konusudur, kitabevi ise hep belirsiz bir geleceğe bakar. Biri kitabı korur ve saklar, öteki dolaşıma sokar.

Alberto Manguel, Okumanın Tarihi’nde kitabın 12. yüzyıl civarında ticari bir meta olarak ortaya çıktığını söylüyor. Kitabevlerinin kurumsallaşması için birkaç yüzyıl daha beklemek gerekmiş. Günümüzde hâlâ ayakta olan en eski kitabevi, Lizbon’daki Livraria Bertrand, kapılarını 17. yüzyılda açmış.

Tarih boyunca kitabevinin kendini aşan işlevler gördüğünü biliyoruz. Latin Amerika’da faşizme direnişin üssü olmuş bir kitapçıyla Moskova’da Sovyet rejiminin teröründen kaçan yazarlara kapılarını açan Yazarlar Evi örneğin, aynı çizgide buluşuyor.

Bir kitabevi döneminin kültürel simgesi de olabiliyor, Paris’teki Shakespeare & Company gibi… Sylvia Beach’in kitapçı dükkânı aynı zamanda otel işlevi görmüştü. Hemingway’in kitap ödünç almak için uğradığı (o dönemde kitap alacak parası olmadığını anlatır anılarında), James Joyce’un borç istemek için (mutlaka öğle üzeri) ayaküstü göründüğü, Gertrude Stein’ın mekânın sahibiymişçesine müşterileri süzdüğü, Djuna Barnes’ın genç şair T. S. Eliot’la kitabını tartıştığı Shakespeare & Co. ‘kayıp kuşak’a ev sahipliği yaptı. Beach kültürel etkisini daha da ileri götürüp Ulysses’i yayımlama cesareti göstermişti. Bir anlamda kazancını sıra dışı bir romana yatırarak kitabeviyle kumar oynadı. Bu sayede Shakespeare & Co. bugün dünyanın en ünlü ve tek kanon-yapıcı kitabevi olarak anılıyor.

Kitabevlerinin zengin folklorundan da söz etmek gerek: Hiç olmayan bir kitabı sorup duran meczuplar, kitaplarının satılıp satılmadığını denetlemek için gün aşırı türlü bahanelerle uğrayan gözden düşmüş yazarlar, ‘kitabım satılmış’ diyebilmek için raflara kendi eliyle bıraktığı kitabını aşıran eski tüfek şairler (hepsi yaşanmış olaylar)… Şiir parayla ölçülmez deyip şiir kitaplarına karşılık para almayan Bologna’lı kitapçı Roberto Roversi gibi gökkuşağı kişilikler…

Pek dile getirilmese de kitabevlerinin bir hiyerarşisi vardır. Sıradan olana ulaşmak kolayken (çok satanlar rafı girişte karşılar sizi), saygın olana ulaşmak biraz çaba ister. Shakespeare & Co. ve City Lights kitabevlerinde şiir bölümünün en üst katta olması rastgele bir seçim değil.

Kitabevlerinin büyüsünü keşfettiğim yaşlarda (yatılı okul yıllarıdır) şiir raflarında alfabetik sırayla dizilmiş kitaplara bakar, bir gün (Hilmi) Yavuz ve (Can) Yücel arasında kitabımın olacağını hayal ederdim. Yıllar geçti, en güzel pazar öğleden sonralarını kitapçıların loş koridorlarında geçirdim. O keşif gezilerinde gözlerimle olduğu kadar kulaklarımla da çok şey öğrendim: Tutkulu bir bibliyofille ehil bir sahafın ayaküstü konuşması, dünyada dinlemesi en çok keyif veren sohbettir.

Her kitabın ilk sayfasına satın alındığı yeri ve tarihi not etme alışkanlığını terk edeli epey olsa da birçok kitabı nereden edindiğimi hatırlıyorum. Çünkü her kitap geldiği yerin anısını da taşıyor. Güngörmüş bir kitap kurdunun dediği gibi, belki de hatırlamak bibliyofil olmanın ilk şartıdır. Washington’da bir sokak sergisinden alınmış Proust’un mektupları, Beşiktaş Kabalcı hatırası Kendi Gök Kubbemiz, Frankfurt’ta bir kırtasiyede bulduğum İngiliz şiiri antolojisi, Sahaf Lütfü’den edinilmiş ilk basım Kadıköyü’nün Romanı, Adam Kitabevi’nin kokusunu taşıyan Memleketimden İnsan Manzaraları… Hepsi belleğin raflarında yan yana duruyor

Bilmediğim bir şehre giderken haritada önce kitabevlerine bakarım. Çünkü yabancı bir ülkede bağımsız, salaş bir kitabevi kadar kendinizi hem yerli hem özgür hissedeceğiniz pek az mekân vardır. Oraya ayak basınca hayatın sıradan akışının dışına adım atmış olursunuz. Üstelik sizi neyin beklediği her zaman sürprizdir: İyi bir kitapçı, elinize alana kadar aradığınızı bilmediğiniz kitapları bulduğunuz yerdir.

Kitabevi hem deniz feneri hem mağara, hem kalabalık hem yalnızlık, hem sığınak hem yolculuk… Bir kitabevinin kapısından içeri girmek hem bir limana sığınmaya hem de açık denizlerde serüvenli bir yolculuğa çıkmaya benziyor.

 

* Bookshops: A Reader’s History, Jorge Carrión, Biblioasis.