“Su üstüne yazı yazmak” deyimi, söylendikten kısa bir süre sonra unutulan fikirler için kullanılır. Özellikle önemli konularda serdedilen ve dinlenilmeyen fikirler, su üstüne yazılmış yazılar gibidir. Su üstüne yazılan yazı kalmaz, ama su üstüne yapılan resim kalır mı? Bu soruya verilecek “evet” cevabı pek çok insanı şaşırtabilir.

Evet, su üstüne yapılan resim kalır, hem de yüzyıllar boyunca. Bu resme Türkler “ebru” diyor ve geçmişi yüzlerce yıl öncesine uzanıyor. Gül dallı at kılı fırçalar, dest-i sengde ezilmiş toprak boyalar, kitreyle, ödle hazırlanan teknelerde yaşanan renk cevelanı kağıda aktarıldığında, bir çeşit resme dönüşür. Anadolu, Batılı kaynakların “marbling paper” dediği ebrunun en güzel türlerinin yapıldığı yerlerin başında gelir. Tabii, ebru kelimesinin geçtiği yerde de Edhem Efendi’yi, bu sanatı günümüze taşıyan Özbekler Tekkesi’ni anmadan geçmek olmaz.

Şeyh ya da tarihte bilinen adıyla Hezarfen Edhem Efendi, Üsküdar-Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’nin şeyhiydi. 1829 yılında dünyaya gelen Edhem Efendi, babasının vefatı üzerine 16 yaşında şeyhlik makamına geçmişti. Ancak Edhem Efendi adını günümüze taşıyan, dini çalışmalardan çok teknoloji ve sanata olan tutkusuydu. Babasından ebru dersleri almış, buharlı motor üretmiş, okçuluk, dökümcülük gibi farklı sahalara merak salmış Edhem Efendi, Türkçe, Arapça, Farsça ve Çağatayca biliyordu.

YATSI NAMAZINDA VEDA ETTİ

Döneminde Özbekler Tekkesi, Osmanlı aydınlarının buluşma yerlerinden biri haline gelmişti. Bu çalışmalarıyla hem Sultan Abdülaziz’in hem de II. Abdülhamid’in dikkatini çekmiş, Saray’a kabul edilmişti. II. Abdülhamid, Edhem Efendi’ye takdirini göstermek için Özbekler Tekkesi’ni baştan aşağı tamir ettirmiş, tadilattan geçirtmişti.

İstanbul, aynı zamanda hilafet merkezi olduğu için Asyalı ve Orta Asyalı hacıların uğrak merkezleri arasında yer alıyordu. Hac yolculuğuna çıkan hacılar kervanlarla İstanbul’a geliyor ve ülkelerinin ya da milletlerinin isimleriyle anılan tekkelerde konaklıyorlardı. İstanbul’un muhtelif yerlerinde bu yüzden Hindu, Afgan ve Özbek tekkeleri açılmıştı. Tekke kayıtlarına göre İstanbul’da beş Özbek tekkesi vardı, ama bunlar içerisinde hiç şüphesiz en önemlisi ve bilineni, günümüzde de varlığını sürdüren Üsküdür-Sultantepe’deki tekkeydi.

Edhem Efendi’nin şöhretiyle bilinirlik kazanan tekke, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki katı laik uygulamalardan, Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiği çalışmalarla kurtulmuştu. Edhem Efendi, uzun bir süre şeyhlik yaptıktan sonra, 8 Ocak 1904’te yatsı namazında vefat etmişti. Yerine oğlu Mehmet Sadık Efendi geçmiş, onun kısa bir süre vefatından sonra şeyhlik makamını Ata Efendi doldurmuştu.

Ata Efendi, I. Dünya Savaşı’nda imparatorluk bakiyesi toprakların dağılmasını ve başkent İstanbul’un işgal altına alınmasını görmüştü. Anadolu’da yürütülen Milli Mücadele’ye katkı sağlamak için İstanbul’da kurulan Karakol Teşkilâtı’na katılmış, tekkeyi İstanbul’dan Anadolu’ya silah sevkiyatının yapıldığı önemli noktalardan birisi haline getirmişti.

Ata Efendi, sırf bununla da kalmamış, Anadolu’ya geçmek isteyen asker, aydın ve politikacılar için de Özbekler Tekkesi’nin dini hüviyetini kullanmıştı. İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar gibi dönemin şöhretli isimlerinin Anadolu’ya giderken konakladıkları ilk durak Özbekler Tekkesi olmuştu.

AYRILIK ÇEŞMESİ’NDE ANLATTI

Ancak tekkeye uğrayan en önemli isim, daha sonra Cumhuriyet’in iki numarası olan İsmet İnönü’ydü. Anadolu’ya geçmek için bir süre tereddüt geçiren İsmet İnönü, kararını verdikten sonra Özbekler Tekkesi üzerinden Ankara yolculuğuna çıkmıştı. Bu da 1928’de tekkeler kapatıldığında şeyh ve ailesine dokunulmazlık kazandırmıştı. Daha sonra Özbekkangay soyadını alan aile, tekkede yaşamaya devam edecekti.

Ata Efendi’nin vefatından sonra tekkenin şeyhi olan kardeşi Necmettin Özbekkangay, Özbekler Tekkesi’ni yürüttüğü çalışmalarla günümüze ulaştıran kişi olmuştu. Kapatılan tekke mensupları, Özbekkangay’ın, Pazar günleri yaptığı müzik çalışmalarına katılmak için tekkede buluşuyorlardı. Bu buluşmalarda aynı zamanda, bir müddet sonra tekkeyle özdeşleşecek olan Özbek pilavı da hazırlanıyordu.

Necmettin Özbekkangay, yokluğa mahkum edilen bir kültürü ayakta tutabilmek için vargücüyle uğraşmış, bunda da muvaffak olmuştu. Özbekkangay’ın başında bulunduğu tekkenin yaşadıklarını dünyaca ünlü neyzen Kutsi Ergüner, Ayrılık Çeşmesi kitabında olabildiğince tafsilatlı anlatmıştır.

ALAATTİN YAVAŞÇA’DAN NİYAZİ SAYIN’A

Tekkede düzenli hale gelen buluşmalar için, müzik iyi bir kılıf olmuştur. Aslında Nakşi-Yesevi ayinlerinin icra edildiği tekke için müzik ayrılmaz bir parçadır. Şeyh Özbekkangay, bu bütünlüğü muhafaza edebilmek için müzik çalışmalarına hiçbir zaman ara vermemiştir. Ancak yaşanacak bir polis baskınına karşı da önlem almış, tekke mensupları, tekkenin farklı yerlerine içki şişeleri yerleştirmişlerdir.

Tasavvuf müziğinin günümüze aktarıldığı en önemli merkezlerden bir tanesi olan Özbekler Tekkesi’ndeki toplantılara Cevdet Soydanses, Ulvi Ergüner, Hulusi Gökmenli, Ekrem Hür, Niyazi Sayın, Süleyman Ergüner, Cahit Gözkan, Nezih Uzel, Kutsi Ergüner, Alaattin Yavaşça gibi önemli müzisyenler katılmışlardı.

Özbekler Tekkesi şeyhi Ata Efendi, 1936’da vefat etmiş ve yerine kardeşi Necmettin Özbekkangay geçmişti. Özbekkangay bu görevi, 1971’de vefatına kadar sürdürmüştü. Özbekkangay, Nezih Uzel’in anlattığına göre, tekkelerin kapanmasından sonra “irşad”ı bırakmış, hizmete yönelmişti ve vefatında da yerine “irşad hilafetli” hiç kimse bırakmamıştı. “Hizmet hilafeti” ise yakın zamanda vefat edinceye kadar Nezih Uzel’deydi.

Tekke şeyhlerinin çocuk ve torunları, Türkiye’nin oldukça bilinen ve tanınan isimleriydi. Edhem Efendi’nin torunu Münir Ertegün, Türkiye’nin ilk ABD elçisiydi. Ertegün’ün oğlu Ahmet Ertegün ise ABD’nin en önemli müzik yapımcılarından birisiydi. Atlantic Records’un sahibi Ertegün, pek çok ünlü sanatçıyı müzik dünyasına kazandıran isimdi. Ailenin bir diğer ferdi ise, reklam dünyasının renkli ismi Ali Taran’dı.

Bu bağlantılar üzerinden Özbekler Tekkesi, hem maddi hem de manevi yıkımdan kurtuldu. Tekke, 1994’te biten bir restorasyonla yeniden hayatiyet kazandı. Necmettin Özbekkangay’ın unutulmaz gayretleriyle de İstanbul tarzı tekke müziği günümüze kadar taşınabildi. Bugün, bu son derece önemli tarihi mekanın yükü Necmettin Özbekkangay’ın dedesiyle aynı ismi taşıyan Ethem Özbekkangay’ın üzerinde. Mutfağıyla, müziğiyle, ebru teknesiyle tekke dünya varoldukça yaşamaya devam etsin.

GÖKKUBBEDE HOŞSÂDA

Hazreti Mevlana müziği cennet kapılarının gıcırtısı olarak tarif ediyor ve herhangi bir ayrıma tabi tutmuyor. Buradan cesaretle, her hafta klasik müzik seçkisi yayınlayacağım. Bu seçkinin hazırlanmasında emeği geçen, ancak içinde bulunduğumuz dönemin şartlarından dolayı adını açıkça yazamadığım İ.Y.’e teşekkürü bir borç biliyorum. İyi dinlemeler.

*Johannes Brahams-Hungarian Dance No. 5 in G minor (Hungarian Symphony Orchestra)

*Antonin Dvorak-Slovanik Dances Op. 46 no. 8 in G minor (Polish Youth Seymphony Orchestra of The Chopin Music School)

*Ludovico Einaudi-Nuvole Bianche

*Antonio Vivaldi-The Four Seasons in F Minor (L’inverno/Winter) I. Allegro non molto (Nadja Salerno-Sonnenberg, Orchestra of St. Luke’s)

*Pyotr Ilyich Tchaikovsky-The Nutcracker, Op. 71, TH.14-Act 1: No.4 (Antal Dorati, Concertgebouw Orchestra)